Mustafa Kutlu: Benim ahım milletin ahıdır

Türk hikayesinin yaşayan ustası Mustafa Kutlu’nun hayat hikayesi, kendine özgü tarzıyla yazdığı o büyülü eserlerden çok da farklı değil. Cebesoy İstasyonu üzerindeki yalnız evden başlayan hatıralarını, Erzincan’daki naylon ev günlerini, babasının vefatı sonrası sebze halinde çalıştığı zamanları, Güzel Sanatlar Fakültesi sınavları için İstanbul’a ilk gelişini, sevgiyle yad edilen Tunceli’deki öğretmenlik günlerini ve Hareket ile başlayan 50 yıllık yazarlık serüvenini kendi anlatımıyla dinlediğimiz Mustafa Kutlu, Doğduğum Ev’e konuk oldu.

6 Mart 1947, Erzincan. Mustafa Kutlu nasıl bir evde doğdu?

Erzincanlıyım, şehrin içerisinden benim ailem. Fakat Erzincan'ın Osmanlı döneminden itibaren uzun yıllar ilçe merkezi olan Kuruçay diye bir ilçesi vardır. Benim dedem burada memurluk yapmış Osmanlı döneminde. Kuruçay'ın köylerinden birinden evlenmiş. Kader işte, rahmetli babam da Nahiye Müdürü olarak Kuruçay'da görev yaparken o da oradan evlenmiş. Ben de Kuruçay'da doğdum. Adında Kuruçay geçiyor ama iki çayın birleştiği bir noktadadır. Sivas'tan gelip Erzincan'a giden demiryolu inşaatı Ilıç'ın yakınından geçince, kaza merkezini Kuruçay'dan alıp Ilıç'a verdiler. Ilıç, o zamanlar mezra gibi bir yerdi. Sonradan orasının şansı güldü, demiryolu geçtiği için. Kuruçay kaza merkezi olmaktan çıktı, önce nahiye sonra köy oldu. Sonra da tamamen boşaldı. Ben oradaki bir evde doğmuşum. Küçük bir yer. Yüz hane ancak. 'Kalbin Sesi: Mustafa Kutlu' diye bir belgesel çektim, iyi kötü yürürken. Dedim ki, gideyim de bu belgeseli doğduğum evin önünden başlatayım, ‘ben bu evde doğdum’ diye. Fakat tahkik ettim ki ev yıkılmış, yanında yöresindeki evler de yıkılmış. Böyle bir hüzünle başlamak istemedim... Yani sonuçta doğduğum ev yok. Hatıramda da yok. Çünkü ben oradan 3 yaşında falan ayrılmışım. Babam Nahiye Müdürü olduğu için o köy senin bu köy benim... O zamanlar nahiye dediğin hep köydü. Sanıyorum Kuruçay'dan Refahiye'nin Zevker Nahiyesi'ne tayin olmuş babam. Hayal meyal o yolculuğu hatırlıyorum. Tabii o zamanlar yol yok. Bir yerden bir yere naklolmak için beygirler, katırlar, neredeyse 20'ye yakın şeyle kervan gibi biz Kuruçay'dan Zevker'e gidiyoruz... Bir yerden bir yere gitmemiz hep öyle oluyordu. Dolayısıyla doğduğum evle ilgili herhangi bir hatıram yok. Lakin daha sonra 5-6 yaşlarında geldiğimiz bir istasyon var, Cebesoy İstasyonu. Onun üstünde bir ev var, yalnız bir ev. Orayla ilgili hatıralarım var.

Mustafa Kutlu, Yazar
Mustafa Kutlu, Yazar

Hacıyakupoğulları sülalesi hakkında neler biliyorsunuz, nasıl bir aileden geliyorsunuz?

Dedem, bilinen birisi. Osmanlı'nın son zamanlarında bir küçük memur imiş. Hem musikişinas hem hattat. Dolayısıyla dedemden bana tevarüs eden bir şey var, öyle zannediyorum yani. Ruslar Erzurum'u geçip Tercan'a geldiklerinde dedem Erzincan'a bağlı Pülümür kazasında memur imiş ve o sırada orada vefat etmiş. Mezarını hiç bilmiyoruz. Sonra babaannem 5 çocukla beraber işte eskinin Osmanlı kadınları, muhaceret başlamış. Pülümür'den 5 çocukla beraber yollara düşmüşler. Babam 12 yaşında falan. Erzincan'dan Sivas'a kadar yürüyerek gelmişler. Rahmetli babaannemin bir Singer makinesi var hala durur kız kardeşimde. O Singer makineyle askeriyeye çamaşır dikerek çocuklarını geçindirmiş. Babam da orada rüştiyeyi bitirmiş.

Kalbin Sesi: Mustafa Kutlu' diye bir belgesel çektim, iyi kötü yürürken. Dedim ki, gideyim de bu belgeseli doğduğum evin önünden başlatayım. Fakat tahkik ettim ki ev yıkılmış, yanında yöresindeki evler de yıkılmış. Böyle bir hüzünle başlamak istemedim...

Cebesoy İstasyonu ve iki yıl oturduğunuz Sağıroğulları’nın evi… ‘Tepedeki tek ev’le ilgili neler hatırlıyorsunuz. O dönem çocukluğunuz için ne anlama geliyordu?

Çocukluğuma dair benim aydınlık olarak hatırladığım mekan, babamın son tayin olduğu Kemah'ın Kamerik Nahiyesi. Orada biz oturacak bir ev bulamadık. Çünkü o zamanlar Nahiye Müdürü'nün dairesi de oturduğu ev. Bunun üzerine babam Kemah Beylerinden Hayrettin Bey'e rica etti, onların Cebesoy İstasyonu'nun üstündeki köylerde arazileri var. O arazileri dolaşmak için tepenin üzerine bir ev yapmışlar. Babam onu rica etti, Hayrettin Bey de verdi. Dolayısıyla babamın makamı bizim oturduğumuz ev oldu. Sağıroğlu Hayrettin Bey'in babama gösterdiği bir güzellik oldu bu. O zaman sanıyorum ben 5 yaşındayım. Etrafta başka ev yok. Benden başka çocuk yok. İşte ablalarım var. Babam bir at almıştı, atla nahiyeye gidip geliyor. Köy okulları için bir Türkçe kitabı vardı, ondan derslerini veriyor, ablalarımı okutuyordu. Ben de o sırada o okuma kitabından bazı şiirleri ezberlemiştim daha 5 yaşındayken. Onlardan bir tanesini hiç unutmam, Ömer Bedrettin Uşaklı'nın bir şiiriydi. Bir veya iki kıtasını hala hatırlıyorum. “Oğlusun bir askerin/ Düşünme derin derin/ Başak tutan ellerin/ Bir gün al bayrak tutar.” Herhalde askerlere yazılmış bir şiir…

Mustafa Kutlu, Yazar
Mustafa Kutlu, Yazar

Bir köpek hatırlıyorum, Gümüş diye bir köpek. Onunla beraber kır bayır dolaştık… Bu tabiat aşkı, tabiata olan bağlılığım, yalnız bir çocuk olarak sular, çiçekler, çayırlar, böcekler, mevsimler, kuşlar bütün bir tabiat ile olan bu sıkı bağım oluşmuş oldu. O istasyonun altından Karasu geçiyor, Fırat Karasu. Rahmetli babam orada balık tutardı sazan balıkları, beraber giderdik. İstasyondan gelip geçen trenler de benim için çok önemli bir husustu ve zihnimde kalmış. Ve benim hikayelerimde bir tren motifi vardır; tabii dumanlı tren. Dumanlı tren aynı zamanda çok sinematografik bir unsur. Birçok filmde kullanılmıştır. Nostaljik bir tarafı var. Benim için de çok önemli. İstasyonda durduğu zaman bilhassa asker taşıyan trenler, askerler hemen inerler, çeşmeye koşarlar yüzlerini yıkarlar falan filan, bir bu. Bir de o yıllarda köylerin boşalmasıyla insanların büyükşehirlere doğru akışını hatırlıyorum. Sepetler, çocuklar, torbalar, çıkınlar... Gelen tren 3-5 dakika duruyor, ara istasyon. Pencerelerden verilen çocuklar şunlar bunlar bir kıyamet. Arkasından sallanan eller... Gidenlerin arkasından mendil sallanırdı o zamanlar iyi hatırlıyorum. Mendil sallanır, mendille gözyaşları silinir... Bu gitmek, gelmek, gurbet, sıla demek ki o zamanlardan kalma bir şey. Benim yazılarımda da hissiyatımda da yeri vardır.

Naylon Ev Denilen Bir Ev Almıştı Babam

Babanızın erken emekliliği, şehirle ilk tanışmanız ve ‘naylon ev’ günleriniz. Hafızanızda neler var o günlere dair?

Babam, son görevi Kamerik Nahiyesinden emekli oldu. Erzincan o zamanlar depremden yeni çıkmış. Bir muvakkat şehir var. Türkiye'de hiçbir şehirde olmayan kağıt üzerine ızgara plan; bütün sokaklar birbirini 90 derece kesiyor, her evin 500 metrekare arsası var, bahçesi var. Evler prefabrik, deprem bölgesi olduğu için. Böyle bir şehre geldik. Babam orada ev almıştı. Fakat insanlar bu evlere taşınmıyorlardı. ‘Naylon ev’ diyorlardı. Onlar o küçücük muvakkat şehirde oturuyorlardı. Bizim evimiz yukarıdaydı, prefabrik evlerden birinde. Ben orada ilkokula başladım. Fırat İlkokulu, hiç unutmuyorum. Şimdi diyorum da, çocuklar servislerle şuraya gidip geliyorlar… Tabii köyleri saymıyorum, güya şehirdeyiz. Bir kilometre mesafe vardı okula. Bir kar yağar belimize kadar. Erzincan'da o zaman otomobil yoktu. Yukarıda 3. Ordu vardı, cemseler geçiyordu. Bekliyorduk ki bir askeriye cemsesi geçsin de onun izine basa basa gidelim. Cemse geçmezse daha iriyarı bir çocuk karı yara yara giderdi, biz de onların arkasından giderdik. Hani hastalanmak, çocuklar bilmem ne olmuş şimdiki ailelerin endişelerinin hiçbiri yoktu. Hiçbirimizde çanta yoktu. Hepimizde bez torbalar, onun içerisinde kitaplar… Okuldaki şeyler de enteresan… Mesela boyalı kalem hiç kimsede yoktu. İlkokul 3. sınıftı hatırlıyorum, bir tek çocukta vardı o da savcının oğlu Tunç. Onun boyalı kalemi vardı, hepimiz hevesleniyorduk onun boyalı kalemlerine… O dönem nasıl bir mahrumiyet içerisinde geçmiş ama tabii hepimiz sağlıklı, cıvıl cıvıl çocuklardık.

Nahiyeden şehre taşındınız ama bir şehir hayatı yaşayamadınız sanırım?

Şehir tam bir şehir değil. Henüz taşınılmamış, aslında muvakkat şehir. Babam rahmetli, emekli maaşıyla da geçinme durumu olmadığı için orada bir arkadaşı vardı, Salih Efendi. Benim kitaplarımda da geçer hatta Osman'ın (Sınav) çektiği Uzun Hikaye filminde de var. Orada Kenan İmirzalıoğlu benim babamı canlandırıyor. Cihan Otel ve Kıraathanesi'nin sokağa bakan camının kenarına bir masa koydu, oraya bir de daktilo koydu ve orada arzuhalciliğe başladı. Köylüler babamı tanıdığı için babam da kanunlardan anladığı için işte orada geçimini sağlıyordu öylece. Pek taşınan olmamıştı yani bizim mahallede. Bir ışık burada yanıyor, bir ışık orada yanıyor. Şehir demeye bin şahit ister. Zamanla doldu. Orada da garip bir yapı vardı onu da anlatmalıyım. Erzincan şehrini kurarken cebri istimlak yapmışlar bütün o araziyi. Fakat orada bir köy varmış. Köyün bütün tarlalarını istimlak etmişler fakat köye dokunmamışlar, köy biz gittiğimizde orada duruyordu. Aşağı Vaver Köyü. Malı, davarı, harmanı, gübresi, her şeyiyle bir köy hayatı. Bizim evimiz de tarlalara yakındı. Orada tam bir zirai hayatın olduğunu söyleyebilirim ve benim arkadaşlarım da oradaki köy çocuklarıydı. Dolayısıyla tabiatın bir köşesinden kalkıp bir köşesine geldim. Hatta o köy 60'lı yılların ortasına kadar kaldı orada. Sonra onları da kaldırdılar, istimlak ettiler. Bizim evimiz o köyün bir köşesindeydi. Dediğim gibi Cebesoy'daki tabiatın ortasındaki tek evden çıkıp şehre geldik ama şehir, şehir değildi. Yine tabiatla beraberdik.

Kasalara domates dizmek, arabadan karpuz indirmek gibi işlerde çalıştım. Bayramlarda kartpostal satmak, pazarlarda kurabiye satmak… O yaşlarda bana birçok tecrübe kazandırdığını söyleyebilirim.

Babanızın vefatı ortaokul günlerinizi etkiliyor ve ailenin tek erkek çocuğu olarak geçim sıkıntısı nedeniyle küçük yaşta çalışmak zorunda kalıyorsunuz değil mi?

Evet ailenin tek erkek çocuğuyum. Kız kardeşim var benden ufak, üç ablam var. Ablalarımın ikisi vefat etti. Kız kardeşim Erzincan'da hala, bir ablam yine orada. Şimdi şöyle bir durum oldu çok enteresandır. Benim babaannem dedemin evlendiği köyün mezrasından; babamın evlendiği annem de o köyden. Babaannem, dediğim gibi Osmanlı bir kadın. O Singer makineyi kullanmasını anneme öğretmişti. Annem de taşındığımız yerdeki köyün kadınlarına, çocuklarına, kızlarına elbise dikerek bizi geçindirmeye çalıştı, emekli maaşıyla beraber. Ben de o yaşlardan itibaren çalıştım. Evimizden aşağıda sebze hali vardı. Orada kendime mahsus yani kendi kaldırabileceğim kadarıyla; kasalara domates dizmek, arabadan karpuz indirmek gibi işlerde çalıştım. Başka bir sürü işler yaptım. Bayramlarda kartpostal satmak, pazarlarda kurabiye satmak, şunu yapmak bunu yapmak… O yaşlarda bana birçok tecrübe kazandırdığını söyleyebilirim. Bir karpuz alıp o yaşta eve götürmek de bir büyük bir onur vesilesiydi.

Mustafa Kutlu, Yazar
Mustafa Kutlu, Yazar

Bir yandan futbol oynarken bir yandan mahalleye taşınan hâkim beyin oğulları sayesinde kitaplar giriyor dünyanıza. Nasıl geçti o günler?

Evet, futbol oynuyorduk, sonra mahalleye yeni insanlar taşındı, yeni çocuklar geldi. Refahiyeli Hâkim Hamid Bey ve onun çocukları. Üç oğlu vardı; Çağatay İzzet, Ercüment ve Atalay. Hâkim Hamid Bey çok muhterem bir insandı. Çocuklarına okuma zevki alıştırmıştı. Çocuklar harçlıklarıyla kitap alıyorlardı. Biz de Hamid Bey'in evinin bodrumunu çocuklarla beraber kütüphane yapmıştık. Efendim işte o zamanların çocuk kitapları ‘Kahramanlar Geçiyor’, Feridun Fazıl Tülbentçi'nin kitapları… Daha çok tarihe ve maceraya ait kitaplar. O köyün ve mahallenin çocuklarına bodrumun karanlığında düşünün ilkokuldayız, bir perde gerip orada Karagöz oynattık. Düşünün, o dönemin ilkokul çocuklarını. Ne kadar girişken ve taşrada olmalarına rağmen ne kadar kendi çaplarının üzerinde işler yapmaya yönelmiş çocuklar. Allah rahmet eylesin Hamid Bey'in ve çocuklarının okuma alışkanlığımı sağlamakta gösterdikleri yakınlığı hiç unutamam.

İstanbul Benim İçin İnönü Stadındaki Antrenmanları İzlemekti

Liseyi bitirinceye kadar Erzincan’ın dışına çıkmayan Mustafa Kutlu’nun Güzel Sanatlar Akademisi sınavları için İstanbul’a gelişi… İlk uzun yolculuk, İstanbul’u ilk görüş... Neler hissettiniz?

Ben ilkokuldan itibaren resim yapmaya meyyal bir çocuktum. Hem okuma; ne bulursam okuyordum, müthiş bir okuma açlığı içerisinde. Bir de resim yapıyordum ilkokuldan itibaren. Ortaokul, lise. Lisedeyken Allah rahmet eylesin Nurettin Bey diye bir resim hocamız vardı. Kabiliyetli çocuklardan sanıyorum 5 kişiyi okul paydos olunca atölyeye indiriyordu ve bize orada bizatihi resim yaptırıyordu. Onun emeklerini hiçbir zaman unutamam. O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi'nin imtihanı ayrı yapılıyordu. Bir arkadaşımla beraber posta treniyle 3 günde İstanbul'a geldik. Yani posta 3 günde geliyordu. Biz gazeteleri 3 gün sonra okuyorduk... Anamın köylüleri Taksim civarında daha çok o zamanlar kapıcılık yapıyorlardı. Bir akrabamızın kapıcı dairesine inmiştim. Tabii İstanbul benim için çok şaşırtıcı. Ne tarafa bakayım nasıl bakayım… O kadar çok bakmak, görmek istediğim şey var ki. Fakat Güzel Sanatlar Akademisi'nde gördüğüm manzara karşısında “ben burada yapamam” dedim. Bir taşralı olarak Güzel Sanatlar Akademisi'nin öğrencilerinin o özgür havası, kız erkek ilişkileri bana çok bohem bir şey göründü. Biz buna alışmamışız. Dedim “Burada yapamam, en iyisi vazgeçeyim”. Vazgeçtim. Ama yaptığım bir şey oldu… Taksim'den Gümüşsuyu'na iniyorduk. O zaman İnönü Stadı, bu bildiğimiz stat, oraya gidiyordum. Tabii futbol meraklısı olduğum için, futbol oynadığım için… Yaşı tutanlar bileceklerdir o zamanlar Galatasaray'ın efsanevi bir kadrosu vardı. Antrenör Gündüz Kılıç, Baba Gündüz. Ondan sonra kalede Turgay Şeren. Metin Oktay oynuyor. Hatta biz o kadroyu ezbere sayardık. İnanılmaz bir şey. Ben o sahneyi gördüm, o antrenmanları seyrettim; Metin Oktay'ı seyrettim, Turgay Şeren'i seyrettim. İstanbul benim için oydu. Başka bir şey de hatırlamıyorum. Çok da fazla kalmadık zaten. Sonra döndük. Beraber Güzel Sanatlara gitmeye çalıştığımız arkadaşımız daha sonra Harbiye'ye gitti ve Kıbrıs Çıkartmasında şehit oldu. Benim de ressam olma maceram böylece sona erdi.

İstanbul’dan vazgeçtikten sonra neden Erzurum’u ve Edebiyat Fakültesini tercih ettiniz?

İstanbul'da da birçok fakülteye gidebilirdim ama Erzurum yakın diye Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesini seçtim. Edebiyat da seviyordum, okuyan yazan biriydim ama bunu söylemem lazım. Bizim nesil nasıl bir nesil? Küçücük Erzincan, 30 bin nüfusu var ama 4 tane kitabevi vardı. Dördü de sadece kitap satıyordu. Şimdi 24 tane kitabevi var fakat kırtasiye, oyuncak falan filan satıyorlar, kitap pek satmıyorlar. Biz Erzincan Lisesi'nde İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe 4 tane gazete çıkarıyorduk; 'Duvar Gazetesi'. Bir lise tahsili baya bir tahsildi yani. Onun sonucunu da anlatmam lazım. Bizden iki devre sonraki Erzincan Lisesi talebeleri, Türkiye çapındaki bilgi yarışmasında Haydarpaşa'yı, Galatasaray'ı, Kabataş'ı geride bırakıp Türkiye şampiyonu oldu. Aynı yıl o okulun futbol takımı da Türkiye şampiyonu oldu ve Fransa'da Türkiye'yi temsil etti. Demek ki böyle bir kalite yakalanabiliyormuş 30 bin kişilik bir şehirde.

Fakültede okurken Orhan Okay sayesinde Hareket Dergisi ve Ezel Elverdi ile tanışıyorsunuz ve dergide ilk yayınlanan şey çiziminiz oluyor. Sonrası nasıl gelişti?

Şöyle oldu, Hareket mecmuası 1966'da yeniden yayınlanmaya başladı. 1939'dan itibaren fasılalarla yayınlanmıştır. Bizim kuşak yani Ezel Elverdi ve arkadaşlarının yayımladığı dönem sanıyorum 80'e kadar geldi. O mecmuayı bana rahmetli amcamın oğlu hukuktan terk Ruhi Kutlu tanıttı bana. Ben de doğrusu hissiyatıma ve fikriyatıma çok uygun buldum. Bilhassa Nurettin Bey'in (Topçu) yazıları. Üniversite 2. sınıftayım, 64’te girdim. 65-66'da Hareket mecmuasını okuyan birisiydim, bu sırada da hocamız Prof. Orhan Okay ile yakındık. Bir gün odasında baktım ki masasının üzerinde Hareket mecmuası duruyor. Dedim, “Hocam ben de bu mecmuayı okuyorum”. “Öyle mi” dedi. “Çok beğeniyorum ama biraz içi bana donuk geldi, mizanpaj falan. Keşke içinde desenler, resimler olsa daha cana yakın olur” dedim. “Öyle mi diyorsun?” dedi. “Evet” dedim. “Bu mecmuayı çıkaran arkadaş Ezel Elverdi burada, Erzurumlu kendisi” dedi. “Öyle mi”, dedim, “tanışmak isterim”. “Bugün gel öğleden sonra” dedi. Öğleden sonra Orhan Okay'ın odasında Ezel Elverdi ile tanıştık. 50 küsür yıllık arkadaşım, kardeşten ileri bir arkadaş… Kendisine şifalar diliyorum, bende de rahatsızlık var onda da rahatsızlık var. Böyle biraz tombulca Nişantaşı Teşvikiye çocuğu, orada oturuyorlarmış. ‘Ya’, dedim. ‘Bu arkadaş bu işleri nasıl yapıyor’. Bana biraz naif bir kişi gibi göründü. Fakat sonradan anladım ki çok dayanıklı bir arkadaş. Erzurum'da bir Hemşin Pastanesi var; o zamanlar okuryazarların takıldığı bir yer. Orada buluştuk Ezel ile. Ben ona büyük bir nutuk attım, ‘bir mecmua nasıl olur’ diye. O da tabii beni dinledi, böyle sabırla dinledi. Sonra “madem sen desenler yapıyorsun, bize başla” dedi. Ve ben önce yazı değil desenler gönderdim Hareket mecmuasına. 1968'in hangi ayı hatırlamıyorum, kapakta bir desenim yayınlandı. Hani ‘dünyalar benim oldu’ derler ya gençlikte. İnsanın ilk kitabı çıktığında da oluyor. Böyle karşına koyuyorsun, ona bakıyorsun. Bu biraz hususi bir duygudur pek de anlatılmaz yani. ‘Çok mutlu oldum’ falan filan bunlar yetmez, ‘çok mutlu oldum’ yetmez… Ve bir müddet sonra resimle yapamadığım kendini ifade; hissiyatını, fikriyatını ifade durumunu yazıya döktüm ve yazdığım ilk metinden itibaren Orhan Okay hocaya gösterdim. O da çok beğendi. İlk üç hikayemi kendisi Hareket'e gönderdi. Sonradan da “senin işin tamam, gönderebilirsin bundan sonra” dedi. Fakat şunu belirteyim, bu resim merakı beni hiç terk etmedi. Son zamanlara kadar işte kitapların kapaklarını yaptım şunu yaptım bunu yaptım. Ameliyatlar olunca, eve kapanınca resmin saçağı altına girebildim. Bende tuhaf şeyler vardır. Alışkanlık mı diyelim neyse işte… Mesela benim kütüphanem yok. Var da çocuklar okusunlar diye işte bazı müracaat eserleri. Okuduğum kitapları dağıtırım. O sırada yaptığım resimleri de arkadaşlarıma dağıttım. Evde 2-3 tane anca resim var.

Şimdiki öğretmenler yapıyor mu bilmiyorum. Müfredatta yoktu ama ben öğrencilere şiir defteri bulundurmayı ve tutmayı mecburi kılmıştım.

1969 yılında Tunceli Lisesine edebiyat öğretmeni olarak tayin edildiniz. 4 yıllık edebiyat öğretmenliği sürecinde neler yaşadınız?

Mektebi bitirdik, üniversiteyi. Kurayla çekiyoruz, bana Tunceli çıktı. Tunceli de Erzincan'a yakın diye. Tunceli Lisesi de doğrusu iyi bir lise, güzel. Fakat su yoktu. Lojmanlar var fakat su yok. İleriden bir yerden dereye inip çıkıyoruz, oradan kovalarla su taşıyoruz. Tabii heyecanlı bir kişi, yardımcı olmak isteyen birisi, işte talebesini iyi yetiştirmek isteyen birisi… Kütüphanesi kapalıydı mektebin. Orayı açtım, İstanbul'dan çeşitli yayınevlerinden kitaplar getirttirdim. Kitaplık kolunu faaliyete geçirdim. Sonra ben basket, futbol oynayan birisiyim, spor salonunun da döşemeleri kabarmıştı, orayı açtırdık. İyi bir müdürümüz vardı, Malatyalı, o da yardımcı oldu. Sahnesini yaptık. Orada basket takımı kurdum, efendim futbol takımı kurdum. Sahneye birtakım gösteriler yaptık. Hatta Orhan Kemal'in 72. Koğuş oyununu bile orada oynamıştık. O zamanın tabiriyle müsamere yapmıştık. Orası da bir mahrumiyet bölgesiydi ama unutamadığım bir şey Munzur Nehri, Munzur Çayı. Olağanüstü bir su. Bundan 50 sene evvel. Bir yarım asır evvel. Ovacık'tan doğuyor, Tunceli'den geçip Murat'a karışıyor. Muhteşem bir su. Yani şöyle 20-30 metre eni var, girersin boyunu geçer fakat her adımdan avuç avuç su içebileceğin, bu kadar soğuk pırıl pırıl bir su ve orada çok güzel alabalık oluyordu. Ben de tutkuyla bağlanmıştım alabalığa. Öğretmen arkadaşlarla veya yalnız. Tunceli'de de ormanlar, vahşi bir tabiat, sümbüller, nergisler, nevruzlar efendim işte kuzular, balıklar… Gerçekten orada da başka türlü bir tabiatla baş başa kalma durumum oldu.

Dolu dolu geçti diyebilirim öğretmenlik günlerim. Sevgiyle hatırlıyorum. Şimdiki öğretmenler yapıyor mu bilmiyorum. Müfredatta yoktu ama ben öğrencilere şiir defteri bulundurmayı ve tutmayı mecburi kılmıştım. Müdür beye ‘ben böyle bir şey icat ettim’ dedim. İyi veya kötü her öğrencinin defterine, illa ciltli olması gerekmiyor, önce ben 5-6 tane güzel şiir yazdırıyordum. Sonra onların güzel şiirler bulup bunları devam ettirmesini istiyordum. Bir edebiyat zevki, bir şiir zevki kazansınlar diye kontrol ediyordum defterleri. Ve o defterlerdeki şiirlerden dolayı intizamdan, içlerinde ezberleyenler var ondan dolayı çocuklara resmen not veriyordum. Bu biraz müfredata aykırıydı ama böyle bir şey yaptık. 'Duvar Gazetesi' çıkardık şuydu buydu. Hareket Dergisi'ni çıkaran arkadaşlarım Ezel Elverdi ve başkaları gelip Tunceli'de beni ziyaret edip Erzurum'a gidiyorlardı. Ben de arada sırada Erzurum'a gidiyordum. Erzurum'da kitabevi açmıştık. Hareket mecmuasındaki hikayelerim devam ediyor, yazılar yazıyordum. Bütün arzum İstanbul'a gitmek, öğretmenliği bırakmak, Hareket mecmuasının yayınına ortak olmak. Ve tabii en dip taraftan yazarlığı da kendi kendime itiraf etmesem bile böyle bir şeyi düşünüyordum. Hep tayin istedim. Tayinim çıkmadı. Sonunda ben istifaya karar verdim. İstifa ediyorum İstanbul'a gidiyorum. O sene tayinim çıktı. İstanbul'a geldim ve Küçükköy Vefa Poyraz Lisesi'nde iki yıllık edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra kafamdaki kararı uyguladım ve istifa ettim. Hareket mecmuasında çalışmaya başladım.

Divanyolu, Ersoy pasajı… Hareket Dergisinin Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapmak sizin için ne anlama geliyordu. Nasıl bir mesainiz vardı?

Şöyle söyleyeyim, küçük 10 metrekare bir oda, bir ahşap masa, küçük hasır sandalyeler... Rahmetli hocamız Nurettin Topçu İstanbul Erkek Lisesi'nde hocaydı. Oradan çıkıp yazısını yazdıracağı zaman, o eski harflerle yazıyordu, bir arkadaşımız ona katiplik yapardı. Gelir, oturur, yazısını yazdırırdı. O sırada biz çocuktuk yani. Nurettin Bey de bir maarifçi olduğu için bizlerle büyük adamlar gibi konuşurdu. Ben çok fazla huzurunda bulunamadım. İstanbul'a geldikten sonra 75'te vefat etti hoca. İşte biz ziyaretine giderdik bayramlarda ve bazı günler. O yazısını yazdırmaya geldiği zamanlarda mümkün olduğu kadar istifade etmeye çalıştık. Orada çok uzun yıllar birlikte çalışacağımız Hareketçi arkadaşlarla tanıştık. Fakat bir müddet sonra tabii bunların çoğu talebeydi, üniversiteye intisap edenler oldu. İşte birkaç kişi biz Hareket mecmuasının yayınlarının devamında çalıştık. Ben de orada kaldım. Daha sonra bize İsmail Kara katıldı ve en istikrarlı olanlardan biriydi. İsmail Kara ile daha sonra Hareket Dergisi ve Hareket Yayınları'nda, sonra Dergâh Dergisi ve Dergâh Yayınları'nda 30 sene aynı odada bulunduk. Dolayısıyla İsmail Kara ile hukukumuz çok fazladır. Onun abisi Mustafa Kara ile de.

Mustafa Kutlu, Yazar
Mustafa Kutlu, Yazar

O sıralarda Ezel Bey'in girişimleriyle milli sinema yapan yönetmenlerle tanıştık. Halit Refiğ, Metin Erksan, Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Yücel Çakmaklı... Benim böyle bir sinema maceram da olmuştur. Çünkü senaryo yazmayı da istiyordum. Metin Bey'in, Halit Bey'in kitaplarını Hareket Yayınları içinde basma durumları oldu. Biz birkaç senaryo çalıştık fakat sinema dünyasına da ben tam manasıyla dahil olamayacağımı anladım. En iyisi amatör kalıp dışarıdan yazmaya çalışmak. Ve bütün ömrüm boyunca da TRT'ye şuraya buraya bazı şeyler yazdık. Mesela Metin Erksan ile hiç unutmam, 1973 yazında, bir yaz, Fahrettin Paşa'nın Medine Müdafaası filminin senaryosuna çalıştık. Büyük bir projeydi bizim için. Fakat büyük proje ancak ordu yardımı olursa kuvveden fiile çıkabilirdi. ‘Bu film niçin çekilmeli’ gibi bir rapor sunduk dönemin Genelkurmay Başkanına, Memduh Tağmaç idi galiba. Fakat askeriyeden bir cevap alamadık. Cevap alamayınca Metin Bey'in morali bozuldu. Ondan sonra ben o zamanlar çok da bilmiyordum senaryo yazmayı ama yine de bitirdim metni. Marmara Üniversitesi'nde Sinema bölümünde Sami Okumuş kardeşimiz var. O bu çalışmayı bir kitap olarak yayınladı; Dergâh Yayınları'nın içerisinde. Dolayısıyla nisyana terk edilmemiş oldu bizim emeğimiz. Halit Refiğ ile uzun metraj 'Kurtar Beni' diye bir film yaptık. Lütfü Akad ile Yalnız Efe. Yalnız Efe'yi Ezel Bey TRT'den almıştı, kendisi bizatihi başında durarak İzmir Ödemiş'te çekti onu. Benim sinema merakım bugün de devam ediyor. Kanal 7'de epeyce bir çalışmamız oldu. Ekrem Işın ile beraber İstanbul Tekkeleri diye çok uzun bir belgesel yaptık, 70 küsür bölüm. TRT için başka belgeseller...

8 ciltlik Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’ne 20 yılımı verdim

O dönemin şartlarında Hareket Dergisinin bir sayısı nasıl çıkardı?

Valla o dönemin şartlarında bu işi yürüten kardeşimiz Ezel Elverdi idi. Bu işin matbaası, kağıdı, işte maliyeti, dağıtımı şu bu... Tabii bu çok mütevazi bütçeyle çıkan bir dergiydi. Bir dağıtım şirketi yok. Öğrenci arkadaşlar dağıtıyorlardı. Anadolu'da belli yerlere gönderiyorduk. Nurettin Bey'in manevi şahsiyeti ve yazılarıyla Hareket’in de büyük bir okuyucusu vardı ve o zaman Hareket mecmuasının büyük bir prestiji vardı. Bir fikir mecmuasıydı. Sanat kısmı da vardı ama fikriyatın yanında sanat biraz ikinci planda kalıyordu. Daha sonra biz Dergâh Dergisi'ni çıkardığımız zaman o benim üstümde kalmıştı, ben bir şekilde yüklendim. Benim edebiyatçı kişiliğim buna damga vurdu. Dolayısıyla da Dergâh Dergisi; sanat, edebiyat, kültür sıralaması yaptı. Hareket mecmuası istikrarlı bir mecmuaydı ve o dönemin Türkiye fikir hareketleri içerisinde Nurettin Topçu Bey'den gelen ve genç arkadaşların ve bazı akademisyen arkadaşların yazılarıyla Türk fikir hayatında yeri olan, prestiji olan mecmuaydı.

Hayatımın 20 yılını harcadım dediğiniz 8 ciltlik Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayına hazırlanma sürecinde neler yaşadınız?

Efendim, Ezel Elverdi kardeşim, kardeşten ileri dedim ya, muhteşem bir şeydir yani romantik, atılımcı, gözü kara… “Ya Ezel abi bunu yapamayız” dedim ben. “3 ciltlik bir ansiklopedi yapalım”. O zamanlar bir büyük yayın yapmak istiyordu Ezel Bey. Hani 3 cildi kıvırabiliriz ama öbürünün altından kalkamayız, bizim etimiz ne budumuz ne? Fakat Ezel Bey'in böyle bir girişimci ruhu var. Edebiyat fakültelerinin hocalarını falan topladılar, ondan sonra biz bu işe girdik. Fasikül olarak çıkarıyorduk ve şöyle 20 bin satabilseydik bizi büyük bir yükten kurtaracaktı. Fakat 3 bin mi, 5 bin mi ancak satabildik. Bir düş kırıklığı oldu. Fakat yılmadık, birinci, ikinci, üçüncü... Hiç unutmam, Yazarlar Birliği Başkanı D. Mehmet Doğan o zamanlar Ankara'da çalışıyordu Kültür Bakanlığında; bu işe dahil oldu. Geliyordu; cuma, cumartesi, pazar çalışıp gidiyordu. 3 cildin yönetimi ondaydı. Mehmet Doğan'ın büyük katkısı oldu. Ezel Bey'in örgütlemesiyle başta rahmetli Mehmet Kaplan olmak üzere onun asistanları İnci Enginün, Zeynep Kerman, Abdullah Uçman ve başkaları. Orhan Okay ve başka yerlerden de katılanlar oldu ama bu katkı birinci, ikinci ciltten sonra yavaş yavaş gitti. İnci Hanım sonuna kadar bizi desteklemiştir. Mehmet Doğan da Ankara'ya gidince bu büyük yükün altında kaldım. Hiç bana göre bir şey değil. Mesela Mehmet Kaplan çok istemişti rahmetli hoca, “doktoranı yap edebiyat fakültesine gir” diye. “Ben akademisyen olamam” dedim. Bende sanatçı bir ruh var. Zaten hafızam çok zayıf. Fakat Ezel Bey'den gelen bir tuttuğunu koparmak, projenin altında kalmamak, yükü sırtlamak gibi bizde de yılmaz bir dava takipçisi şeysi var. İsmail Kara'nın da Allah razı olsun büyük imkanları oldu ama bu yükü ben omuzlamak zorunda kaldım. Fakat bu neşriyat bize çok pahalıya mal oldu. Satamadık, ciltler yayınlanmakta geri kaldı şu oldu bu oldu. 8 cilde bunu tamamladık. Tamamladık ama iş işten geçmişti çünkü Google çıktı falan filan. Artık ansiklopedilerin pabucu dama atıldı. Gerçi bizim ansiklopedinin yine çok büyük bir şeyi vardır, kıymetini bilenlere. Birçok yerde bulamadığınız şeyi orada bulabilirsiniz ama dediğim gibi maalesef ansiklopediler âtıl kaldı artık. O da kütüphanelerin bir köşesinde duruyor. Benim 20 yılıma mal oldu. Onu yapmasaydım ne yapabilirdim? Böyle şeyleri düşünmek istemiyorum ben. İnsan kaderinde neyse onu yaşayacak. ‘Ben bunu yapmasaydım şunu yapardım’, bunlar boş laf. O sizi gelip buluyor ve siz onunla cebelleşiyorsunuz. Böyle bir maceradır.

Kurulduğu 1995 yılından beri Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptınız, nasıl bir ortamda doğdu gazete?

Ben sahipleri, idare heyeti falan onları bilmem. Toplantılara da katılmadım ama orada arkadaşlar vardı. Benim ev Merter'deydi. Yeni Şafak, Topkapı'daydı, yolun üstündeydi. Yayınevinden çıkıp da her geçişimde orada iniyordum, zaten çok mütevazi bir gazeteydi. Boyuna muhabbet ediyorduk, çay içiyorduk, yazılar yazılıyordu. Ben de orada yazmaya başladım. Dediğim gibi futbolculuktan gelen bir spor merakım var, spor yazıları da yazdım. Bunu anlatmalıyım. Şöyle, o zamanlar bazı köşe yazarları futbol yazıları yazıyorlardı ve çok okunuyordu. Bizim gazetede de dedim ki, “köşe yazarları da futbol yazsın, futbol sayfamız hiç iyi çıkmıyor, fotoğraf bile yok”. “Aa çok iyi olur” dediler. Ben başladım arkamı döndüm benden başka kimse yok. Tabii edebiyatla beraber karışık futbol yazıları yazıyordum. Bir kısım okuyucular bunu çok benimsediler fakat bir kısım, benim hikayelerimi okuyanlar hiç oralı olmadılar; futbol karşıtı olan kafalar. Hatta bir tanesi mektup yazmıştı, ‘Mustafa abi sen bu yazıları terk etmezsen bendeki kitaplarını yakacağım’ diyenler bile oldu. Böyle bir macera ve o gün bugün Yeni Şafak'ta yazıyorum. Önceleri haftada iki gün yazıyordum sonra bire düşürdüm. O günden kalan 3 tane yazar var: Hayrettin Karaman, Mehmet Şeker ve ben. 3 kişi yazıya devam ediyor. Kimler geldi kimler geçti saymayayım ama biz kaldık orada öyle. Şimdi de devam ediyor haftada bir gün, çarşamba günü.

Kanal 7 ve TRT için birçok program hazırladınız. Yazdığınız senaryolar var. Ama Deniz Feneri’nin yeri bir başkaydı sanırım?

Onu söylemem lazım doğru. Bak Deniz Feneri şöyle, Ramazan'da Uğur Aslan ile bizim İbrahim Uğurlu, marketlerden gıdalar falan alıp fukara evlere dağıtıyorlardı. Bu benim çok hoşuma gitti çünkü bende daima bir fukaraperverlik vardır yani. Dedim ki, bunu kalıcı hale getirelim Ramazan dışında da olsun. Dolayısıyla Mustafa Çelik, Zekeriya Karaman örgütlediler bunu. ‘Deniz Feneri’ ismini koyduk. Deniz Feneri biliyorsunuz şeydir, gemiler karaya çarpmasın diye… Fukaralıktan millet perişan olmasın diye… Yolda kalanlara bir ışık, bir yardım şeysi olsun diye. Böyle bir imajı var Deniz Feneri'nin. Çok tuttu, sağ olsun İbrahim ile Uğur da kar kış demeden bütün Anadolu'yu dolaştılar. O kadar büyük bir ilgi gördü ki, adam telefon ediyordu: 'benim bir dairem var, Deniz Feneri'ne vermek istiyorum' diye. Bizim halkımız çok yardımsever, çok merhametli bir halk. Yeter ki yardım yaptığı şey yerine ulaşmış olsun. O zaman cebindeki 10 liranın 5 lirasını verir. Hiç bakmaz gözünün yaşına. Dolayısıyla Deniz Feneri tutuldu ve bu tür STK'ların da belki ilki oldu. Arkasından benzeri birçok şey açıldı. Hatta Seda Sayan bile Yetiş Bacım diye öyle bir şey çekmişti TGRT'de sanıyorum. Böyle bir durum oldu evet, onu zikretmem lazım. Sonra filmlerin içinde unutamadığım Osman Sınav'ın Uzun Hikaye'si, o da güzel bir yapım oldu. Osman'ı talebeliğinden tanıyorum, iyi bir yönetmendir ve ben de o filmi çok beğenmiştim. Ben galalara gitmem. Boy göstermeyi sevmiyorum. Gördüm filmi ama gala gecesine gitmedim. Kenan İmirzalıoğlu da severek oynadı ve çok yakıştı o role. Geç kalmış olsaydı olmazdı. O zamanlar çok iyiydi, yakışıklı bir arkadaş. Çok çok güzel bir filmdi, çok sevdim.

Dergâh Dergisi bir toplanma yeriydi

Resim yapmayı neden terk ettiniz ve 30 yıl sonra yeniden başlamanıza ne vesile oldu?

Yayıncılık ve Hareket’ten sonra Dergâh Dergisi… Dergâh Dergisi döneminde baya prestiji olan önemli bir edebiyat dergisiydi. Hatta İsmet Özel'in de katılımıyla... 30 cilt, 30 sene kolay değil. Gerçi ben son 6 senesinde rahatsızlandım. Benden sonra Ali Ayçil çıkardı ama ona da emek verdim çok. Bilgisayar kullanmıyorum, bilgisayarı açmasını bile bilmiyorum fakat dizgiciden gelen yazıları her sayıya bir maket yaparak, onları yapıştırarak, maketi matbaaya öyle göndererek ve bundan hiç bıkıp usanmadan 30 sene... Dergâh önemli bir dergiydi. Bir toplanma yeri oldu. Genç yazar, şair, hikayeci arkadaşlar oraya çok uğradılar. İçlerinden temayüz edenler oldu. Birinci ciltte 103 imza var. 103 imzanın 30 tanesini okudum, kimler var kimler. Nasıl bir dergiydi bu, birinci cildi açıp bakmaları lazım. Hem fikriyat olarak hem edebiyat olarak… Mesela hikayeci hanım arkadaşlarla ilgilendim. Fatma Karabıyık, Cihan Aktaş, Nazan Bekiroğlu, Sibel Eraslan, efendim en son iyi yazan arkadaşlardan Mukadder Gemici, başka unuttuklarım da olabilir. Şairler var bir sürü. Dolayısıyla Dergâh Dergisi dergicilik, edebiyat ve fikriyatın son dönemine damgasını vurmuş dergilerinden biridir. Bir taraftan ansiklopedi bir taraftan yayınlar bir taraftan Dergâh… Doğrusu çok iş yaptık. Az zamanda çok iş yaptık ve çok yoruldum ben. Dolayısıyla resme ayıracak vaktim kalmadı fakat sonradan birdenbire rahatsızlıklar vücut buldu, ameliyatlar falan derken evden çıkamamaya başlayınca resim benim için bir sığınak oldu. Bıraktığım yerden devam ettim evet. Tabii ben amatör bir ressamım. Resim yapmak için mutlaka mektebine gitmek lazım, bir atölyeden bir hocadan okumak lazım, devam etmek lazım ve temayüz etmek kolay da bir iş değildir.

Belli başlı alışkanlıklarınız var; “Evde okurum, yazmam; bir oturuşta yazıp kalkarım; yazdığımı bir kere daha yazmam” gibi. Bunlar daha iyi yazmak için geliştirilen yöntemler mi yoksa fıtratınızın gereği mi?

Kahvede tavla oynuyorlar, bağıranlar, çağıranlar, televizyon seyredenler bana fon müziği gibi geliyordu o zamanlar, gençken. Bir oturuşta yazıyordum, konsantrem müthişti. Ve o yazdığım metni de hiç okumadan verdiklerim de var. Üzerinde herhangi bir değişiklik yok. Sonra da dedim ki, ya kardeşim insan yazdığını bir okur bakalım ne olmuş ne bitmiş. Bazı yerlerde düzeltmeye ihtiyaç olabilir. Bunu da yaptım, düzeltmeye kalkıştım fakat baktım ki bozuyorum. İyisi mi bırak böyle kalsın. Mizacımla ilgili... Çay bahçesinde, kahvede, açık havada... Eve iş götürmeyi sevmiyordum hiçbir zaman. Ama artık dışarıda çalışamaz olunca da evde yazmaya başladım. İşte elimle yazıyorum. Ansiklopedi döneminde daktilo kullanıyorduk. Çok hızlı daktilo... Hatta öyle ki, ansiklopediye başlarken Smith Corona marka sıfır iki daktilo almıştım. Biri İsmail Kara'ya biri bana. Ansiklopediyi bitirdiğimizde daktilonun bütün tuşları silinmişti, sıfır hale gelmişti. Şimdi oğluma verdim hatıra olarak saklıyor.

Bana “roman yaz” diyenler olur. Bakış açısını çok önemserim; romancı bakış açısı, hikayeci bakış açısı… 300 sayfa da yazsam o hikayedir. Roman olmaz. Romancının düşünme tarzı, hadiselere bakışı, anlatım tarzı başkadır.

Ömrüm kahvelerde bahçelerde okuyup yazarak geçti diyorsunuz, hikayelerinizi sokaklarda yazdığınızı söylüyorsunuz. Neler kattı bu alışkanlık size?

Beni etkileyen insanlar olur, anlatımlar olur, müzik olur, türkü olur, olay olur, pek çok şey olabilir. Yazarların etkilendiği çok çeşitli şeyler olur. Onlar toplanıyor bende, onların gerçekliklerini ben yeniden hikayenin gerçekliğine taşıyorum ama tabii kendi hikaye tarzımı buluncaya kadar. Yani ilk hikayelerim biraz başlangıç sayılır. Birisi Ortadaki Adam; öteki Gönül İşi. İnsan gençken kitabım olsun istiyor. Sonra da diyor ki keşke bunları yapmasaydım falan. Pişman değilim onlar da benim evladım ama onları basmıyorum artık. Arada epeyce bir ara verdim ‘bu işi nasıl yapmam lazım, nasıl bir hikaye yapmam lazım’ diye düşündüm. Bir de kendi kültürümüzden neşet eden bir hikaye istiyordum ben. Memleketimizde hikaye daha çok Batı tesirinde kalan hikayelerdir. Ben bizim hikayemiz olsun istiyordum. Bu modern hikaye sonuçta Leyla ve Mecnun yazmıyoruz. 7-8 sene sonra tekrar başladım ve ondan sonra devam etti. Erzurum'dayken Aşıklar Kahvesi'nde çok devam ederdim. Halk hikayesi anlatanları biliyorum. Halk hikayelerinin evsafını biliyorum. Onlardan ilham alarak uzun hikaye yazmaya başladım, ‘novel’ diyorlar işte Avrupa'da. Onu devam ettirdim ta ki en son kitabım olan 'Sevincini Bulmak'a kadar. Dolayısıyla bana hep “roman yaz” diyenler olur. Ben bakış açısını çok önemserim; romancı bakış açısı, hikayeci bakış açısı… Bu bakış açısı çok önemlidir. Ben 300 sayfa da yazsam o hikayedir. Roman olmaz. Romancının düşünme tarzı başka, hadiselere bakışı, anlatım tarzı. Dolayısıyla Uzun Hikaye'ye kadar olan kısım Şark hikayesi. Ondan sonrası da işte halk edebiyatının, halk hikaye tarzının bendeki tezahürü. Ben memleket hikayeleri yazıyorum. İnsanımızla ilgili, onların sevinciyle sevinen üzüntüsüyle üzülen… Kişisel tarafım vardır ama birçok kitabında mesela Selim İleri kendini anlatır. Bende de var, kendimden bir şeyler var ama ben daha çok memleketimin hikayelerini, insanları anlatıyorum ve daha çok da adalet, hamiyet, mürüvvet gibi ahlakımızı teşkil eden ne varsa onları hikayeye taşımak istemişimdir, öyledir.

Mustafa Kutlu, Yazar / Nuriye Çakmak Çelik, Gazeteci
Mustafa Kutlu, Yazar / Nuriye Çakmak Çelik, Gazeteci

Bilgisayara geçmiyor elle veya daktilo ile yazıyorsunuz. Araba ve cep telefonu kullanmıyorsunuz. Modern teknoloji ile aranızdaki mesafenin sebebi nedir?

Kastı mahsus ile bilgisayar kullanmamak, kastı mahsus ile elle yazmak öyle bir tarafım yok. Biraz da beceriksizlikten olabilir. Çünkü evde ampul değişmek lazım geliyorsa hanım değişiyor yani. Yine de başlasaydım bilgisayar kullanabilirdim veya otomobil kullanabilirdim ama dediğim gibi fikriyatımda, hissiyatımda olmayan bir şey bana itici geliyor. Bu konularda 'Sevincini Bulmak'tan sonra yazdığım yazılardan kitaplar yaptım. 'Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş', 'Akıntıya Karşı' ve şimdi de inşallah bir kitaba başlıyorum. Bunları hep gazetede yazıyorum tartışmaya açılsın diye ondan sonra kitap oluyor. Bu yeni yazacağım kitap da önümüzdeki haftadan itibaren başlayacak, muhtemelen adı 'Kendini Aş Haddini Aşma' olacak. Yine bu fikriyatı devam ettiren bir kitap olacak inşallah. Şimdi tamamen bu konulara çalışıyorum.

Maneviyatı Dile Getirmek Benim İçin Mümkün Olan Bir Şey Değil

Terceme-i ahınız nedir ki bunca hikaye tezahür ediyor?

Benim ahım milletin ahıdır. Kendimi milletten ayrı görmem, böyle bir yazarlık havası sıçratmaktan da hiç hoşlanmam. Ben insanların içinde bir insan, vatandaşlardan bir tanesiyim. Kendimi vatandan ve vatandaşlıktan o tarafta görmüyorum. Geçen bir ‘Vatan’ yazım yayınlamıştı. Baya bir ilgilendi insanlar. Nasıl bir vatan kavramı var bende... Dolayısıyla bu hissiyat ve bu fikriyat herhalde ne kadar ömrüm var bilmiyorum, devam edecek.

Kitap kapaklarınızı kendiniz yapıyorsunuz. Nelere dikkat ediyorsunuz?

Kitabın kapağını, kitabın veya hikayenin adını, ilk giriş cümlelerini çok önemserim. Çünkü bir dünyaya açılıyoruz. O kapaktan, o isimden, o ilk cümlelerden bir dünyaya açılıyoruz. Sinemada da öyle. Filmin adı, ilk sahneler… Seyirciyi tutmanız lazım, okuyucuyu da. İlk an itibariyle bunu bırakmamalı. Metin sizi bırakmamalı. Onun için kitabın kapağını da ona dahil ediyorum. Tabii bu biraz resim, biraz sinema bunla da ilgili ama daha çok kitabın kapağındaki imajla kitaba giriş bir birliktelik göstersin, katkıda bulunsun istiyorum. Güzel kitap kapağına bakarak aldığım kitaplar olmuştur. Mesela Françoise Sagan'ın 'Merhaba Hüzün' kitabının kapağını çok beğenmiştim. Sagan'ı tanımıyordum, o kitabını da okumamıştım. O kitap meğerse güzel bir kitapmış, aldım okudum.

Hac mevsiminden yeni çıktık, kutsal topraklarla ilgili anılarınız var mı?

Var tabii ama bunu ifade etmekten acizim. Yani bazı şeyler var ki… Mesela insanlar gidiyorlar, insanları küçümsemek için söylemiyorum… Askerlik hatıralarını anlatıyorlar, efendim işte hac hatıralarını anlatıyorlar. Anlatılabilir tabii bunlar da vardır. Ama orada gerçekten kayda değer bir şey olduğu zaman insanın maneviyatında, bunun anlatılabileceğini sanmıyorum. Durum budur. Maneviyatı dile getirmek çok zor bir şey. Çok zor bir şey. Dile getirmeyi isteyenler ve yapanlar var, söyleyenler var ama benim için bu çok mümkün olan bir şey değil.

Mustafa Kutlu, Yazar / Nuriye Çakmak Çelik, Gazeteci
Mustafa Kutlu, Yazar / Nuriye Çakmak Çelik, Gazeteci


Son olarak eklemek istediğiniz bir husus, okuyanlara izleyenlere bir mesajınız var mıdır?

Valla belki yakışıksız olacak ama bütün bu yazıp çizmelerimin sonucunda… Çok kitap yazdım ama bu 50 küsür yıllık yazı hayatımın geldiği son nokta 'Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş', 'Akıntıya Karşı' ve bundan sonra yazacağım kitaplarda toplanan fikriyattır. Bunların ilgi görmesini isterim. İnsanların bu dünyanın hengamesi içerisinde, bu memleketin büyük sıkıntıları ve problemleri arasında bir de böyle bir sayfayı açmalarını, ona bakmalarını isterim.

Madem son bir şey istiyorsun benden. Divan Edebiyatından bir mısra ile kapatayım; benim fikriyatımı ve hissiyatımı dile getiren bir mısra, o da şudur: "Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur"

Eyvallah.