Kuş sesleri ve ateş böcekleriyle doğayı koruma kılavuzu

Bireysel olarak doğa için neler yapabileceğimi şimdiye kadar neden düşünmedim?
Bireysel olarak doğa için neler yapabileceğimi şimdiye kadar neden düşünmedim?

Sadece küçük imkânlar tanıdığımız çocuklar bile tabiatla doğru ilişkiyi kurabilirken biz doğayı dinlemeyi, ondan öğrenmeyi nasıl unuttuk? Onu görüyor, onunla keyif alıyor, nimetlerinden faydalanıyorken, onu koruma fikrine nasıl sahip olamıyoruz? Evet, bu yeni sorumdu.

1783’de İzlanda’da Laki Yanardağı patladığında sonuçlarının tüm dünyayı alt üst edeceğini kimse tahmin edememişti. Bu patlama dünyanın farklı noktalarındaki insanları açlığa sürükleyecek birçok olayın başlangıcı oldu. Volkanın atmosfere yaklaşık 122 megaton kükürt dioksit gazı bırakmasının ardından ortaya çıkan iklim değişikliği, Orta Asya’dan Mısır’a kadar geniş bir coğrafyada insanların hayatını etkiledi. Grönland’dan Çin’e kadar hava sıcaklıkları değişti. Nil’in su seviyesi düştü. Dünya iki yıl boyunca sert kışlar ve serin yazlar yaşadı. Bu sürecin ekonomik sonuçları ağır oldu. Tahrip olan tarım alanları ve göçler sorunları daha da arttırdı.

Sorum şu: “Böyle yaşamaya ne kadar devam edebiliriz?”
Sorum şu: “Böyle yaşamaya ne kadar devam edebiliriz?”

Patlamanın etkilerini bilim adamları bugün dahi tartışıyor. O günler, tabiatın insan yaşamına olan etkilerinin ne denli büyük olabileceğini gösteren küçük bir örneklik yaşattı. İnsanoğlu zaten bunu tecrübelerle, farklı nesillerde, farklı olaylarla öğrense de, doğanın kendi düzeni içindeki döngüsünün bile kendisi için hayati sonuçlar doğuracağını deneyimlese de, onu işgal etmenin sonuçlarını düşünmedi. Tabiatın etkilerini unuttuğundan bu yana kendisini onun efendisi zannetmeye başladı. İşgalin, belki bu kölelik düzeninin nasıl sonuçlar doğuracağını da umursamıyor. Peki kim bu insanoğlu? Çok uzakta, kıtalar ve denizler ötesinde yaşayan birileri mi? Yoksa bizler miyiz? Çevre sorunlarından bahsederken, çözümün bir parçası olarak alacağımız küçük önlemlerin ne kadar önemli olduğunu maalesef fark edemiyoruz. Bu birçoğumuz için devletleri, belediyeleri, yetkili kurumları ilgilendiren bir sorun. Onlar sorunu çözmeye çalışır veya göz ardı ederken bizler gönül rahatlığıyla alışveriş yapmaya, çöp dağları oluşturmaya devam edebiliriz. Sorum şu: “Böyle yaşamaya ne kadar devam edebiliriz?”

Dünyayı değiştirmek için adım atmak

Yaklaşık yedi sene önce bir gün annem elinde bazı broşürlerle eve geldi ve Greenpeace’e bağış yapmaya başladığını söyledi.

Gülerek “Nereden çıktı şimdi bu?” dedim. Yolda gönüllüler tarafından çevrildiğini, kendisine uzun uzun buzulların erimesinin anlatıldığını, bunun üzerine bir vicdan yoklaması yaptığını anlatırken, ben şen kahkahalar attım. Kendisini bu yoldan vazgeçirmek için olağanüstü bir çaba harcadım. O ise “Sürekli alıyoruz, veriyoruz. Evimizde sürekli çöp üretiyoruz. Bu çocuklar uğraşıyor, ufak bir katkım olmasın mı?” diyordu. Çalışmalarının sonuçlarını değerlendiremediği bir derneğe bağış yaparak sadece vicdanını rahatlatacağı fikrinde anlaştık.

Eğer yapacaksan daha faydalı şeyler yap

diye ekledim. O çağrı merkezi üzerinden bağışlarına son verirken, ben kendi kendime sordum, neydi o daha faydalı şeyler? Doğa için bir adım atmamız gerekiyordu ama ne yazık ki bunun için kendimize ait yollarımız yoktu. Dahası çoğu zaman tabiatla aramızda sadece çıkarcı bir ilişki kuruyorduk: işgal ettiğimiz topraklar, yaşam alanlarını ortadan kaldırdığımız hayvanlar... Tam bu noktada ilk tespitin doğal sonucu olarak kafamdaki soru işaretleri çoğalmaya başladı:

  • Bireysel olarak doğa için neler yapabileceğimi şimdiye kadar neden düşünmedim? Çöp ayrıştırmak neden benim için kayda değer bir önem taşımıyor? Doğada vakit geçirmeye bayılıyorum, hatta kendince sadece doğal ürünler tüketerek besleniyorum ama şimdiye kadar tabiata borçlu olduğumu neden hissetmedim?

O günden sonra bu sorulara hayatımın içinde cevaplar bulmaya ve uygulamaya gayret ettim, ediyorum. Bunu yaparken de çevremdeki pek çok insan tarafından garipseniyorum. Çantamda daima bulunan bez çantalar, yanımda dolaştırdığım su şişem, işlevini kaybetmediği için yenilemeyi düşünmediğim cüzdanım, alışveriş yaparken fazla seçici olmam nedense onlar için çok anlamsız. İlginç bir biçimde bunun tek istisnası çocuklar... Onların tabiatla aralarında henüz bozulmamış bir ilişki var. Bunu anne olduğumdan beri daha iyi anlıyorum.

Sadece köyde değil, şehirdeki toprağı da görmek

Kızımı kucağıma aldığımda pek çok ebeveyn gibi dünyam değişti. İnsan bir çocuk büyütürken kendisini de yeniden büyütüyormuş. Yenilmemeyi, öğrenmeyi, asla umutsuz olmamayı, düştüğünde yeniden kalkmayı...

Ona bakarken “Demek ki insan kendisine küçük de olsa bir imkân sunulduğunda fıtratının gerektirdiği soruları sorabiliyor” diyorum.
Ona bakarken “Demek ki insan kendisine küçük de olsa bir imkân sunulduğunda fıtratının gerektirdiği soruları sorabiliyor” diyorum.

Tüm bunların yanında kızım bana tabiata bakmayı da öğretti. Onu büyütmeye çalışırken apartmanımızın eski, bakımsız ama büyük bahçesi, Kuzguncuk Bostanı, Fethi Paşa Korusu uğrak mekânlarımız oldu. Bugün hâlâ en büyük eğlencelerimizin başında çalı, çırpı toplamak, kozalaklardan heykel yapmak, karınca yuvalarını bulmak geliyor. Bahçede tek başına oynarken bana kitap okuyacak zamanlar da hediye ediyor. Kendisi bu esnada yeni dünyalarla tanışıyor. Ateş böceklerini yakalamayı öğreniyor, kuşların seslerini, benim bilmediğim ağaç türlerini birbirinden ayırt edebiliyor. Doğayı benden daha iyi tanıyor. Ona bunları öğreten biri de olmuyor yanında. Aslında bu sadece onunla tabiat arasında... Garip bir biçimde, benim 20’li yaşlarımın sonlarında sormaya başladığım soruların cevaplarını 5 yaşındayken buluyor. Üstelik bu süreç ormanın içindeki bir kulübede değil, köyde, kamplarda değil, bir apartmanın bahçesinde yaşanıyor. Ona bakarken “Demek ki insan kendisine küçük de olsa bir imkân sunulduğunda fıtratının gerektirdiği soruları sorabiliyor” diyorum.

Doğayı dinlemeyi öğrenmek mümkün mü?

Sadece küçük imkânlar tanıdığımız çocuklar bile tabiatla doğru ilişkiyi kurabilirken biz doğayı dinlemeyi, ondan öğrenmeyi nasıl unuttuk?

Isao Takahata'nın Only Yesterday (Dün Gibi) isimli filmi
Isao Takahata'nın Only Yesterday (Dün Gibi) isimli filmi

Onu görüyor, onunla keyif alıyor, nimetlerinden faydalanıyorken, onu koruma fikrine nasıl sahip olamıyoruz? Evet, bu yeni sorumdu. Cevabını ise farklı bir açıdan Japon manga ve anime sanatçısı Hayao Miyazaki’nin yapımcısı olduğu, Isao Takahata'nın Only Yesterday (Dün Gibi) isimli filminde buldum. Filmde başroldeki karakter şehirden kırsala kaçmışken, arkadaşı ona kır yaşamını şu sözlerle anlatıyordu:

  • “Şehirliler ağaç ve nehirleri görüp doğaya şükranlarını sunarlar. Ama burada (bir köyde) gördüğün her şey aslında insan eliyle yapılmıştır. (...) Sırf tarla ve çeltikler değil, her şeyin ayrı bir geçmişi vardır. Buraları birinin büyük büyük dedesi ekmiş ya da sürmüştür. Orada odun ya da mantar toplamıştır. İnsanoğlu doğayla mücadele eder ve ondan fayda görür. Birlikte yavaş yavaş gelişirler ve bu manzarayı yaratırlar. Çiftçiler doğa olmadan var olamaz. O yüzden hep doğaya iyi bakıp, korumak için çaba harcarlar. İnsanla doğanın iş birliği... Kır yaşamının özü budur.”

Evet, birçoğumuz artık kır yaşamı sürmüyoruz ve şehirden kırlara baktığımızda doğanın mucizevi olduğunu düşünmekle yetiniyoruz. Mucizenin devamı bizim şehirlerimize de kırlarımıza da saygı göstermemize bağlı. Belki şehirlerde kır parçalarını misafir edebilirsek, küçük bahçelerimiz, saksılardan biraz büyük topraklarımız olmasını sağlarsak, en önemlisi bunu tercih edersek... Çözüm belki de boş zamanlarımızda AVM’lere değil, doğa gezilerine gitmek kadar basit.

Tabiatı tanımadan onunla bir ilişki kurmanız da mümkün olmuyor. Bu kâğıt üstünde veya bağışlarla da gerçekleşmiyor. Parklarda başımızı gökyüzüne kaldırıp kuşların sesini ayırt etmeye çalışmak için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Çünkü sevdiğimizi gerçekten tanımadığımızda ona zarar verme ihtimaliniz artıyor. Bana kalırsa bunun trajikomik hallerinden birini en iyi yine ebeveynler deneyimliyor. Atık malzemelerden oyuncak yapmaya çalışırken...

Çöp için çöp çıkardık

Bugün çocuklara yönelik hemen her yayında atık malzemelerden yapılan oyuncaklara önemli bir yer ayrılıyor. Çocuklara geri dönüşüm bilinci kazandırmayı amaçlayan bu öneriler hayli heyecan verici. Biraz ip, bir parça kumaş, birkaç iğne bir malzemenin başka bir nesneye dönüşebilmesine yetiyor. Nasıl olur da bir parça kâğıt, sünger ve birkaç düğme ile bir robota dönüşebilir? Dönüşür elbet ama bunun gerçek bir dönüşüm olması için “almak” yerine “değerlendirmek” gerekiyor. Çocuklar ise bu ve benzeri projeleri yapmak için bir malzemenin işlevini kaybetmiş ve dönüşüm için ayrılmış olmasını tabi ki bilmiyor. Her seferinde kırtasiyeye gidip, çeşit çeşit kâğıt, karton, boncuk alınıyor. Veya evdeki peçete, kumaş, alüminyum folyo gibi malzemeler boşa harcanıyor. Bir süre önce kız kardeşim de oğluyla beraber okul için atık malzemelerden yaptıkları robotu, oyun bittikten sonra önce balkona, sonra çöpe attıklarını anlatmıştı. Bu bir süre sonra masum ama rahatsız edici bir alışkanlığa dönüşüyor. Önce atık malzemeler yerine mağazadan yenilerini alıyorsunuz, üretiyorsunuz, en sonunda da çöpe atıyorsunuz. Bunun adı “çöp için çöp çıkarmak” olmalı. Büyük fabrikaların, mağazaların, alışverişlerin çöplerinden çok daha masum olduğu ortada. Ama ekoloji meselesine bakış açımızı ortaya koyduğunu da yadsımamalı.

Keşke şehrin dört bir yanında dut, erik, elma ağaçlarının gölgesinde anneler kitap okurken, çocuklar karıncaların, ateş böceklerinin dünyasını keşfetse.
Keşke şehrin dört bir yanında dut, erik, elma ağaçlarının gölgesinde anneler kitap okurken, çocuklar karıncaların, ateş böceklerinin dünyasını keşfetse.

Tüm bu sorulara, sorunlara apartmanımızın arka bahçesindeki çimenlere oturmuş, kızım cılız ağaçlara tırmanmaya çalışırken yenilerini ekliyorum. Hafızam bana çocukluğumun öykülerini hatırlatıyor. Gerçek geri dönüşümü, babamı, babaannemi ve ikisinin maceralarını...

Babam babaannemin kumaş parçalarından yaptığı toplarla oynayarak büyüdüğünü anlatırdı. Dedemin şehre gidip, kendisine ilk plastik topunu aldığı gün ise mahallenin çocuklarıyla hemen maç yapmaya başlayıp, topu kısa süre içinde patlatmışlar. Muhtemelen buna benzer onlarca macera Anadolu’nun farklı köylerinde yaşandı, yaşanıyor. Peki bu hikâyede sadece yokluk mu var? Yoksa babaannemin becerikli ellerinin geri dönüşüme katkısı mı? O güzel köylerin, kasabaların, kırsalın çocukları plastik toplara sahip değillerdi ama pek çok meyveyi bahçelerindeki ağaçlara tırmanarak yemek onların şansları oluyordu. Keşke şehirlerimizin de bu imkânı daha fazla olsa. Daha fazla toprağı getirebilsek, tanıyabilsek, sevebilsek ve koruyabilsek. Daha doğrusu o toprağı görebilsek. İmkânları zorlasak, sağlasak. Keşke şehrin dört bir yanında dut, erik, elma ağaçlarının gölgesinde anneler kitap okurken, çocuklar karıncaların, ateş böceklerinin dünyasını keşfetse. Meyve çekirdeklerini tohum olarak ekmek için avuçlarında biriktirseler ve bir çekirdeğinin gerçekten büyüyüp, filizlendiğini izleyebilseler. Kim bilir belki de o zaman alüminyum folyodan robot yapmamıza da gerek kalmaz!

  • Kozalaklar, dal parçaları, taşlar ve ağaç kabuklarıyla onlar zaten kendi oyunlarını kurar. Kim bilir, belki biz de onlara bakarak tabiatı gerçekten tanımaya başlar, onu korumayı da öğreniriz.Yeryüzünün bize mescit kılındığını hatırlarız. Çünkü bu olmadığında karşılaşacağımız sorunların çoğalacağını bugün yaşadığımız Covid-19 salgınıyla deneyimlemeye başladık bile.

Ekosistemlerin bozulması ve salgınlar

Laki Yanardağı patlamasından ve yeryüzünden yaşadığı nice felaketten yüzlerce yıl sonra, kapımızı Covid-19 salgını çaldı. Kabul ediyorum, hepsi birbirinden çok farklı. Ama bazı uzmanlar hayvandan insana geçen bu virüsün yaygınlaşmasına iklim tahribatının neden olduğunu da vurguluyor. Peki bu nasıl olabilir? Yere attığımız çöp, inşa ettiğimiz bina, gereksiz alışverişlerimiz bir salgını tetiklemiş olabilir mi? Evet, olabilir.

İnsanların ekosistemler ve biyoçeşitlilik üzerindeki etkileri ile bazı hastalıkların yayılması arasındaki bağlantılara cevap arayan WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)’nın yeni yayımladığı raporu; bu konuda ayrıntılı bilgiler sunuyor. Rapora göre doğal ekosistemlerin tahrip edilmesi ve değiştirilmesi, yaban hayvan türlerinin yasadışı satışı, virüs gibi patojenlerin hayvanlardan insanlara geçme ihtimalini yükseltiyor. Habitatların kaybı, doğal ortamların insan eliyle değiştirilmesi ve genel olarak biyoçeşitlilikteki azalma, yeni görülen bulaşıcı hastalıkların yayılmasına etki eden bazı faktörlerden... Avcı türlerin yok oluşu, sivrisineklerin böcek ilaçlarına direnç geliştirmesi, antibiyotik direnci olan bakterilerin ortaya çıkması gibi... Çünkü biz daha güzelini giyebilelim diye sürekli çalışan fabrikalar, her mevsimde istediğimizi bol bol yiyebilelim diye ilaçlanan tarlalarımız var.

Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca çok küçük alışkanlıklarımı bu sorular eşliğinde değiştirmeye çalıştım. Ama biliyorum ki henüz yolun sadece başındayım. Basit ama korkunç bir gerçekle yüzleşmiştim. Sadece büyük fabrikalar değil, bizler de doğayı tanımak ve korumak için adım atmadığımız her gün onu daha da kötü bir hale getiriyorduk. Bu düşünce, işte tam da bugün, hepimize yeni bir vesile olsun. Pencerelerimizden başımızı çıkaralım ve doğayı dinleyelim. Belki de yaşadığımız korkunç gerçeği değiştirebilme umudu, kuşların sesini duyduğumuz tam o anda, yeniden ortaya çıkacak.

Kaynakça

1. Mikhail Alan, Osman’ın Ağacı Altında, Çev.: Seda Özdil, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2019.

2. Takahata Isao (Yön.), Only Yesterday, Studio Ghibli (Yap.), 1991.

3. Doğanın Yokoloşu ve Pandemilerin Yükselişi Raporu, WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı), 2020.