Süper gücün aşamadığı kuşatma: Kûtu'l-Amâre

Charles Townshend beş aylık muhasaranın ardından beraberindeki 5 general, 551 subay ve 13.300 er ile birlikte kayıtsız şartsız şekilde 29 Nisan 1916'da Osmanlı ordusuna teslim oldu.
Charles Townshend beş aylık muhasaranın ardından beraberindeki 5 general, 551 subay ve 13.300 er ile birlikte kayıtsız şartsız şekilde 29 Nisan 1916'da Osmanlı ordusuna teslim oldu.


“Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Osmanlı sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi de burada görüyoruz.”

Aylardır Kûtu'l-Amâre’de kuşatma altında tutulan İngiliz ordusunun 29 Nisan 1916 günü teslim olmasının ardından muzaffer komutan Halil Paşa, ordusuna yaptığı konuşmada kazanılan zaferi bu sözlerle tanımlamıştı.

1914 yılının yaz aylarında patlak veren I. Cihan Harbi, aynı yılın sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nin ittifak devletleri yanında savaşa girmesiyle daha geniş bir coğrafyaya yayılmış, yeni cepheler açılmıştı.

  • Açılan bu cephelerden birisi de İngilizlerin hem Irak’taki petrol yataklarına sahip olmak hem sömürgelerine giden yolu güvence altına almak hem de müttefiki Rusya ile kara bağlantısını sağlayarak yardım ulaştırmak amacıyla açtığı Irak Cephesi idi.

Bundan dolayı Irak Cephesi’ne büyük bir önem veren İngiltere ordusunu modern ve güçlü silahlarla donattı. Ancak Osmanlı ordusunda ise durum tam tersi istikametteydi. Ordunun teçhizat gücünün zayıf olmasının yanında harekat merkezine uzaklığı ve kara ve demiryollarına ulaşımın zorluğu nedeniyle cephe ciddi zaaflar barındırıyordu.

Bu şartlar altında Charles Townshend komutasındaki İngiliz ordusu 6 Kasım 1914 günü Irak topraklarına girerek Fav Kasabası’nı ele geçirdi ve zayıf Osmanlı ordusu karşısında zorlanmadan hızla ilerlemeye başladı.

Art arda alınan yenilgiler Osmanlı ordusunun hem moral olarak çökmesine hem de büyük askeri kayıplar vermesine neden olmuştu. Harbiye Nazırı Enver Paşa ise 3 Ocak 1915 günü Süleyman Askeri Bey’i bölgeye göndererek ondan yerel aşiretleri örgütlemesini ve İngiliz ilerleyişini durdurmasını istedi.

Ancak Osmanlı Devleti’nin cihad ilânı, Arap aşiretler üzerinde beklenen etkiyi göstermeyince yapılan muharebeler kötü gidişatı tersine çeviremedi. Bununla birlikte yenilgiyi kabullenemeyen Süleyman Askeri Bey’in intiharı Türk ordusunun daha da dağılmasına yol açtı.

  • İlerleyen süreçte taarruzlarına devam eden İngiltere haziran ayında

    Amâre’yi, temmuz ayında Nasıriye’yi işgal etti. Hedefleri Bağdat alınıncaya kadar saldırılara devam etmekti. Bağdat’ın ele geçirilmesi İngilizler için en az İstanbul’un ele geçirilmesi kadar mühimdi. Aynı zamanda dönemin süper gücü olarak Çanakkale Savaşı’nda uğranılan bozgun sebebiyle yaşanılan itibar kaybını Bağdat’ı telafi etmek istiyorlardı.

Bu amaçlarla yapılan saldırılar sonucunda 29 Eylül 1915’te Kut şehri hemen ardından 3 Ekim’de ise Aziziye işgal edildi. Böylece İngilizlerin Bağdat’a ulaşmasına sadece 80 km kalmıştı.

General Charles Townshend.
General Charles Townshend.

Bu sırada Osmanlı ordusu Selman-ı Pak bölgesine çekilmiş ve burada mevzilenmişti. Her iki taraf da yaşanan muharebeler sebebiyle yıpranmış, askeri kayıp vermişti. İngiliz komutan Charles Townshend bu şartlarda yapılacak bir saldırıda ordusunun zafer kazanamayacağına inanıyordu zira Türklerin savunma savaşlarındaki gücünü çok iyi biliyordu. Bu sebeple gelecek takviye birlikleri beklemeye ve elindeki orduyu da taarruza hazır hale getirmeye koyuldu.

Osmanlı tarafında ise Musul ve İran’daki birlikler bir araya getirilerek 6. Ordu oluşturulmuş başına da Von der Goltz getirilmişti. Aynı zamanda Mirvalı Halil Paşa da birliğiyle birlikte bölgeye intikal etmişti. Artık iki ordu da hazırdı.

Charles Townshend 22 Kasım’da aldığı emir üzerine ordusuyla birlikte Selman-ı Pak’taki Osmanlı ordusu üzerine saldırıya geçti. İngilizler, Selman-ı Pak’ın alınmasından birkaç gün sonra Bağdat’ı da alabileceklerine inanıyorlardı. Ancak çetin geçen çatışmalar bu planı suya düşürdü.

25 Kasım sabahında İngiliz ordusu 4500 civarında askerini kaybederek Selman-ı Pak bölgesinden Dicle Nehri’nin kıyasındaki Kûtu'l-Amâre'ye çekildi. İngilizleri oraya kadar takip eden Osmanlı ordusu aralık ayının başında İngiliz ordusunu kuşatmaya başladı.

  • Ordusunun en az iki ay yetecek kadar erzağa ve çokça mühimmata sahip olduğunu ve o zamana kadar da çevre bölgelerden gelecek takviye birliklerin kuşatmayı kıracağını düşünen Townshend, Halil Paşa’nın teslim çağrılarını net ifadelerle reddetti. Nitekim Townshend’in umduğu gibi çevredeki İngiliz orduları Ocak 1916’da üç farklı bölgeden kuşatmayı yarabilmek için saldırı düzenledi ancak bu saldırıların hepsi geri püskürtüldü ve binlerce asker kaybedildi.

Karadan beklenilen başarıyı yakalayamayan İngilizler kuşatma altındaki orduya erzak ve mühimmat yardımı yapabilmek için farklı yollar denemeye başladı. İlk olarak uçaklardan atılan erzak torbalarıyla sorun çözülmeye çalışılsa da torbaların Osmanlı hatlarına yahut Dicle Nehri’ne düşmesine neden olan rüzgar sebebiyle bu çözüm etkisiz kaldı.

Son olarak nehir üzerinden gemilerle yardım ulaştırılmaya çalışıldı ancak Osmanlı ordusunun saldırıları sonucu geminin karaya oturmasıyla bu ihtimal de rafa kalktı. Geçen süreç içinde moralleri çöken ve aynı zamanda hem açlıkla hem de salgın hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalan İngiliz ordusunun gücü kalmamıştı.

Kuşatmanın beşinci ayının sonlarında günde neredeyse yirmi İngiliz askeri açlık ve hastalık sebebiyle ölüyordu. Bu halde daha fazla direnemeyeceklerine inanan ve gelecek yardımlardan da ümidini kesen Charles Townshend beş aylık muhasaranın ardından beraberindeki 5 general, 551 subay ve 13.300 er ile birlikte kayıtsız şartsız şekilde Osmanlı ordusuna teslim oldu.

İngiliz tarihçi James Morris’in “Britanya tarihinin en aşağılık teslimi” olarak nitelendirdiği bu zaferin kazanılmasının ardından Bağdat’ta üç gün üç gece şenlikler tertip edildi. I. Dünya Savaşı’ndaki Çanakkale zaferinin ardından kazanılmış en büyük zafer olan Kûtu'l-Amâre, Osmanlı’nın müttefiklerinde de bayram havası oluşturdu. Öyle ki Alman imparatoru bu zafer şerefine okulları bir gün süreyle tatil etti.

Dönemin Hasta Adam’ının dönemin süper gücüne karşı aldığı bu zafer ülkemizde de 1916 yılından 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlandı. Ancak 1952’de NATO’ya girmemiz üzerine o tarihten itibaren kutlamalar kaldırıldı. Tarihin altın sayfalarına binlerce şehit ve gazinin kanıyla yazılmış bu zafer uzun yıllar her ne kadar tozlu raflarda kalmışsa da son yıllarda tekrar olması gerektiği yerde, millî bilincimizin aydınlık köşelerinde yerini almış durumda.