Nasip

​Nasip.
​Nasip.

Nasip, Allah'ın bir kimse için önceden takdir ettiği, onun hayat yolculuğunda karşılaşacağı imkanlar, fırsatlar ve deneyimler bütünüdür. Hayatın belirsizlikleri ve beklenmedik dönemeçleri karşısında bir inanç ve teslimiyet ifadesidir.

Nasip, bir tohumun toprağın derinliklerinden usulca yükselerek güneşe doğru uzanması ve başak vermesi gibidir. Ancak her şeyin bir zamanı, yeri ve sebebi vardır. Kimi zaman bir bekleyişin, kimi zaman da sürpriz bir karşılaşmanın adıdır nasip. Mesela, yıllarca doğru iş ve eş konusunda kendisi için en iyi seçeneği arayan birinin beklentisinin veya daha iyi imkânların bir anda karşısına çıkması onun nasibidir. Nasip, aynı zamanda bir yolculuktur; kişisel gelişimin, öz farkındalığın ve kaderin birleştiği bir süreçtir.

Bu kavram bize; hayatın sadece kendi tercihlerimizden ibaret olmadığını, Allah’ın varlığını ve her şeyin belirli bir zamanı olduğunu, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını hatırlatması açısından önemlidir.

Son zamanlarda konuştuğum birçok genci, geleceğe dair umutsuz görüyorum. Zira gençlere ne pahasına olursa olsun sadece “kazanma” hırsı aşılanıyor. Üstelik başarının içi boşaltılmış tanımı üzerinden bu algı zihinlere kazınıyor. Otoritenin önümüze koyduğu, hatta dayattığı başarı standartlarına ulaşamayan kendini kazanamamış sayıyor. Halbuki çok kazanmak, başarılı olmak anlamına gelmiyor. Günümüz insanı çoğu zaman “kazandıkça” kaybeder çünkü elde ettikleri bereketi temsil etmez. Hiçbir şeye yetmemesi ve yetişememesi de bundandır.

İnsanın kabiliyetli olduğu ve başarabileceği birçok şey olmasına rağmen, birçoğumuz gelecek kaygısı taşımaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Buna mukabil anaokuluna başlarken üniversite sınavını, işe başladığımız gün de emekliliği düşünüyoruz.

Gelecek kaygısı, insanın en verimli dönemi olan gençliğini yaşamasına engel oluyor. Çocukluğunu yaşayamayan bir kuşaktan sonra, şimdi de gençliğini yaşayamayan bir neslin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Halbuki geçmişten gelen pişmanlıklar ve gelecekteki kaygılar, insanın sırtında büyük bir yük oluşturur. Bu yükten kurtulmadıkça insanın ilerlemesi, üretmesi ve başarılar elde etmesi mümkün değildir. Bu bağlamda kaygı, insanın gerçek potansiyeline ulaşmasına engeldir diyebiliriz.

Kişisel gelişim kitaplarının çoğu geleceğe odaklanmamızı ve sürekli daha fazlasını hedeflememizi öğütler. Ebeveynler çocuklarının maddi geleceği için her türlü fedakarlığı yaparlar. Öyle ki çocukların önünde mutlaka geçmeleri gereken bir sınav bulunur ve bu sınavı geçememek âdeta hayatın sonu gibi görülür. Bu anlayışla yetişen çocukların, geleceği “garantileme” çabaları da gelecek kaygısına davetiye anlamına gelecektir.

Diğer yandan “Hemen olsun, şimdi olsun!” diyen genç insan profili de gün geçtikçe artıyor. Gençlerimiz, eğitim yolculuklarında sabır, sebat, nasip ve kanaat gibi kavramlarla yeterince karşılaşamıyorlar maalesef. Bu durum, onların anlık tatmin peşinde koşmalarına ve uzun vadeli hedefler için gerekli olan sabrı ve azmi geliştirememelerine neden oluyor. Oysa sabırla ilerlemek, sebat ederek nasibimizi kovalamak gerekiyor.

Tabii ki dürüst adımlarla ve doğru yolu takip ederek… Kestirme olarak görünen karanlık ve çamurlu yollara sapmadan.

Zirveye ulaşmayı hedefliyorsak, başımızı kaldırıp en tepeye odaklanarak, yani kaygılanarak kara kara düşünmek yerine küçük de olsa istikrarlı adımlar atmalıyız. Azimle ve kararlılıkla hedefe doğru ilerlerken zirveye ulaşmanın nasip meselesi olduğunu da aklımızdan çıkarmayalım. Nasibine gayretle çabalayanların kavuştuğunu ifade eden şu ayeti kerimeyi de zihnimizin en güzel yerine levha yapabiliriz: “Biz her insanın kaderini, kendi çabasına bağlı kıldık” (İsra 13).

Hayat, geçmişin pişmanlıklarıyla ya da geleceğin kaygılarıyla sınırlı değildir. Odaklanmamız gereken bugün yani şu anımızdır. Sorumluluğumuz, dış etkenlerden çok kendimize aittir. Dış dünyayı değiştiremeyebiliriz ama iç dünyamızdan başlayarak hayatımızı şekillendirebiliriz. Bendeniz maddi kaygılarla manevi şuur eksikliği arasında doğru orantı olduğuna inanıyorum. Bu sebeple varlık alanımızı güçlendirmemiz, anlam ve değerler dünyamızı öncelikli olarak inşa etmemiz gerekiyor.

Öte yandan hayatın kendi irademiz dışında gerçekleşen seyrini anlamlandırmaya ve kabullenmeye başladığımızda gelecek kaygısı gibi bir gündemimiz de olmayacaktır.

Hayatla yüzleşmek, kabullenmek zorundayız; zaman daralıyor. Aktif olmalı, harekete geçmeliyiz. Hedefe kilitlenmek, geleceği kovalamak yerine bugüne odaklanmalıyız. Böylece başarı, yani gelecek kendiliğinden şekillenecektir.