Hezarfen'in göğe düşmesi bahsidir

Gönül, uçan bir şeydir. Uçansa kaçan bir şeydir.
Gönül, uçan bir şeydir. Uçansa kaçan bir şeydir.

Gök bazı insanların kalbine düşer. Kalbine gök düşen iflah olmaz. Gök çünkü durduğu gibi durmaz. Girdiği yerde genişler, girdiği yerin çeperlerini, sınırlarını, çitlerini yerle bir eder. Girdiği yer kalpse, kalbin zaten çeperi çiti olmaz.

Gönül, uçan bir şeydir. Uçansa kaçan bir şeydir. Zeytinburnulu ve Bayrampaşalı ve Eyüpsultanlı kuşçular der ki, havadaki kuşun sahibi yoktur. Zira gök denen şey hürriyetin evidir, oraya ne çatı kondurulur ne kafes inşa edilir ne de tapu verilir. Gök bazı insanların kalbine düşer. Kalbine gök düşen iflah olmaz. Gök çünkü durduğu gibi durmaz. Girdiği yerde genişler, girdiği yerin çeperlerini, sınırlarını, çitlerini yerle bir eder. Girdiği yer kalpse, kalbin zaten çeperi çiti olmaz. Gök kalbe girdiyse gök genişledikçe kalp büyür. Kalbin büyümesi akla kadardır. Kalp aklın sınırlarını ittirmeye başlayınca kişinin önünde iki ihtimal vardır. Ya akılla kalbi savaştıracak ki bu savaşta asla akıl galip gelmemiştir, kalp hep aklı yenmiştir ve savaşın mekânı sayılan zat delirmiştir.

Gök bazı insanların kalbine düşer. Kalbine gök düşen iflah olmaz. Gök çünkü durduğu gibi durmaz.


Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ya da akılla kalbi barıştıracak ki aklın çiti kalkacak, kalp oraya girecek ama kalbin akla girdiği yerden akıl da kalbe girecek çünkü kalbin çiti yoksa da ufku vardır, ufku derinleşecek. O hâlde akılla kalbin barıştığı ve bir ortak alanda işlediği mekânın sahibi sayılan zat deha ile şereflenmiştir. Tarih bunun örnekleriyle de doludur. Bu örneklerden biri de Hezarfen’dir.

  • Hezarfen daha Ahmet iken yer ile gök arasındaki münasebeti keşfetmiştir bir ağacın dallarının salınışından ve salınırken yapraklarının daldan kopup yere doğru süzülüşünden. Öyle ya, kuş bilinir ve uçar nasıl uçtuğu bilinmese de.

İnsan kuşu kendini bildi bileli hep gördüğünden, kuşun uçuşuna da hayreti akıl edemez. Ama yaprak kopunca dalından, süzülünce yere doğru, taş gibi düşmeyince, yaprak ile taş arasında devasa bir fark oluşur görmeyi bilen insanın gözünde. Görmeyi bilen göz, düşünmeyi bilen akıl, hissetmeyi bilen kalbin eseridir ki, böyle ise gören göz yaprağı kanata benzetir. Hezarfen de öyle yapmıştır, ağır ile hafifi birbirinden ayırmıştır, yaprağı kanata benzetmiştir.

Daha çocuk yaşta surların hemen dışında koca bir meydanın kenar yerinde oturuyordur Ahmet.
Daha çocuk yaşta surların hemen dışında koca bir meydanın kenar yerinde oturuyordur Ahmet.

O hâlde demiştir, kuşun uçması kuşluktan değil, kanattan. Kuşu idrak zordur da kanadı idrak bir derece daha mümkündür zira kuşun uçmasının aracı kanat ise, kanatın ne özelliği var ki kuşa gök olmaktadır, ona bakılır. Bakmıştır Hezarfen daha Ahmet iken hem yaprağa hem kanata. Kolunu kanat gibi çırpınca koluna değen rüzgâra…

Havaya attığı ağır şeyin daha hızlı fırlayıp daha sert indiğine, havaya attığı hafif şeyin daha usul ilerleyip daha yavaş indiğine. Tesadüf etmiştir göğün itme, yerin çekme kuvveti henüz bilinmese de bir şeylerin bir şeyleri az itip ya da çekip, bir şeyleri ise çok itip ya da çektiğine. Bunu aklına bir çengel edip asmıştır, ömrü boyunca aklına astığı bu çengelle yaşamıştır.

  • Daha çocuk yaşta surların hemen dışında koca bir meydanın kenar yerinde oturuyordur Ahmet. Gök bulutludur ama hava sıcaktır. Bulutlara bakmaktadır. Öyle asılı gibidir bulutlar gözün göğe uzandığı en uzak yerde. Yakınlarda da ağaçlar. Ara sıra bir martı geçmektedir tepesinden. Deniz yakın. Toprağa kargalar konmaktadır.

Ahmet bir kara kargalara, bir başının denize doğru uzanan ötesinde süzülen martılara, bir gökyüzünün en gök yerindeki bulutlara bakmaktadır. O sırada bir rüzgâr eser, her şey değişecek ya, bir şeyden bir şey çıkarılıp, bir şeye bir şey eklenip bir şey akledilecek ya, bir rüzgâr eser. Ağacın dalları hışırdar, ağacın kuruyayazmış yaprakları savrulur, bir kısmı kopar dalından havaya karışır, tepe taklak olur, havada karışır.

Yerdeki yaprağı alır, havaya atar, sonra elini savurur yakalamak için. Daha hızlı davrandığından bu sefer yakalar.
Yerdeki yaprağı alır, havaya atar, sonra elini savurur yakalamak için. Daha hızlı davrandığından bu sefer yakalar.

Ama sonra diner rüzgâr, geldiği gibi acele gider. Yapraklar bulut gibi havada mı kalacak, düşecek elbet; ama bakar ki Ahmet, yapraklar havayla dans ede ede düşer. Adeta düşmez de yumuşakça toprağa iner. Ahmet inen bir yaprağın peşine düşer onu havada yakalamak için elini savurur, elinin savurmasıyla yaprak elinden uzaklaşır, Ahmet boşluğu avuçlar. Yaprak yere iner.

Ama daha hızlı davranan eline çarpan havanın, elini önceki savuruşunda çarpan havadan daha sert olduğunu da anlar. Der ki, hava, boşluk değil. Havada hiçbir şey yok değil. Havada bir “var” var. Yaprağın kanata benzerliğinden hareketle bir kanat yapar. Hava kadar hafif olsun ya da havadan çok ağır olmasından diye o kanata kuşlardan tüyler takar. Çıkar dünyanın en yüksek yeri olan Galata Kulesi’ne. Gözünü dünyanın en uzak ucu olan karşı kıyılara diker. Kendini göğe atar… Gerisini biliyorsunuz